Ölümü Önceden Bilen Bir Kadının Hikâyesi: Beril

Bazı insanlar kaderi yaşar, bazıları kaderi bilir… Beril ise onunla yaşamak zorunda kalır.

Henüz bir çocukken tanıdıklarının ölümlerini önceden bilmeye başlayan Beril’in hikâyesi, okuru daha ilk sayfada sarsıcı bir gerçekle yüzleştiriyor:
Kader biliniyorsa, hayat nasıl yaşanır?

Paranormal bir yetenek gibi görünen bu durum, Beril için bir lütuf değil; aksine ağır bir yalnızlığın, korkunun ve suskunluğun başlangıcı olur. Annesinin korkup ondan uzaklaşmasıyla, Beril daha çocuk yaşta “farklı” olmanın bedelini öder. Yaşının çok üzerinde bir olgunlukla, müdahale edilemeyen bir kadere boyun eğer. Çünkü öğrenmiştir:
Bazı ölümler engellenemez, bazı gerçekler söylenemez.

Bastırılmış bir çocuk, ne kadar susabilir?
Ve suskunluk, bir insanın içine ne kadar gömülebilir?

Beril, tüm bu yükle “normal” bir hayat kurmaya çalışır. Evlenir, çocukları olur. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir hayat… Ancak içinde hiç susmayan bir korku vardır:
Onları kaybetme ihtimali.

Romanın kırılma noktası ise Beril’in bir sabah, kendi ölüm gününe uyandığını bilmesiyle başlar. Son gününü sıradanlaştırma çabası, hayatın beklenmedik bir patlamayla altüst olmasıyla son bulur.

Eser, edebiyatta nadir rastlanan cesur bir yapıyla okurun karşısına çıkıyor:
İki ayrı son.
Biri kitabın başında, diğeri sonunda…

İlk sonda Beril, öleceğini bilmeden ölüm gününü yaşar.

Diğer sonda ise Beril, öleceğini bilerek aynı günü adım adım yürür.

Yazarın önsözde işaret ettiği gibi bu roman, okura yalnızca bir hikâye sunmuyor; bir tercih, bir yüzleşme ve sarsıcı bir soru bırakıyor:
Bilmek mi daha ağırdır, bilmemek mi?

Beril’in hikâyesi; kader, korku, annelik, suskunluk ve insanın kendi sonuyla kurduğu ilişki üzerine güçlü ve çarpıcı bir anlatı olarak edebiyat raflarında yerini almaya hazırlanıyor.