Yıllardır “çağdaşlık”, “medeniyet” ve “laiklik” adı altında bu milletin ayrıştırıldığı inkâr edilemez bir gerçektir. İnsanlar; “ilerici–gerici”, “çağdaş–çağdaş olmayan”, “laik–anti laik” gibi etiketlerle sınıflandırılarak birbirine yabancılaştırılmış, aynı milletin evlatları adeta karşı karşıya getirilmiştir. Bu ayrışma, sadece fikir düzeyinde kalmamış; toplumsal ilişkilerden siyasete, eğitimden kültüre kadar her alanda derin izler bırakmıştır.
Bu süreçte bir nesil; dininden, örfünden ve ananesinden uzaklaştırılarak yetiştirilmeye çalışılmıştır. Yüzünü tamamen Batı’ya dönmüş bir gençlik modeli “çağdaşlık” diye sunulmuş; oysa bu anlayışın, bu milletin değerleriyle her zaman örtüşmediği açıkça görülmüştür. Kendi köklerinden koparılmış bir toplum inşa etme çabası, bugün yaşanan tartışmaların da temelini oluşturmuştur. Çünkü bir milletin kimliği, sadece ekonomik ya da teknolojik gelişmişlikle değil, aynı zamanda manevi ve kültürel değerleriyle de şekillenir. Bu değerlerden uzaklaşmak, toplumsal bütünlüğü zayıflatır.
“Özgürlük” kavramı ise çoğu zaman farklı bir anlam yüklenerek kullanılmıştır. Özgürlük adı altında bireyin aile bağlarından koparılması, geleneksel değerlerin zayıflatılması ve toplumsal dokunun aşındırılması yönündeki eleştiriler her geçen gün daha yüksek sesle dile getirilmektedir. Oysa gerçek özgürlük, bireyin kendi kimliğini koruyarak, başkalarının haklarına saygı duyarak yaşamasıdır. Değerlerinden kopmuş bir özgürlük anlayışı, bireyi de toplumu da köksüz bırakır.
Milletin kendi içinden çıkan, kendi değerleriyle barışık bir anlayışı temsil ettiğini ifade eden kadrolar iş başına geldiğinde ise bu kez başka bir tablo ortaya çıkmıştır. Seçilmiş yöneticilere ve yürütülen hizmetlere karşı ölçüsüz bir dil kullanılarak sokak üzerinden baskı oluşturulmaya çalışılması dikkat çekicidir. Bu durum, demokratik bir toplumda eleştirinin ötesine geçerek, meşru iradeye karşı bir direniş görüntüsü vermektedir. Oysa demokrasinin özü, sandıktan çıkan iradeye saygı duymaktır.
Özellikle son dönemde, kamu görevi yapan bazı öğretmenlerin ve kamu personelinin, görev sorumluluklarını ve hukuki sınırları zorlayan şekilde hareket ederek sokak eylemlerine katılması, seçilmiş yöneticilere yönelik sert ve yönlendirici söylemlerle istifa çağrıları yapması ciddi bir sorun alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kamu görevi yürüten kişilerin bu tür tutumları, devletin tarafsızlığına zarar verdiği gibi toplumda da huzursuzluk oluşturmaktadır. Bu tür davranışlar, demokratik hak arayışı ile kamu sorumluluğu arasındaki çizginin aşılması anlamına gelmektedir. Kamu görevlisi, görevini yerine getirirken kişisel görüşlerini değil, devletin ve milletin ortak menfaatini gözetmekle yükümlüdür.
Elbette demokratik sistemlerde eleştiri ve protesto hakkı vardır. Ancak bu hakkın; tehdit, baskı ve kamu düzenini zedeleyici bir araca dönüşmesine göz yumulamaz. Kamu görevi yapan herkes, millete hizmet ettiğini ve bu sorumluluğun gerektirdiği sınırlar içinde hareket etmek zorunda olduğunu unutmamalıdır. Aksi halde, kamu kurumlarının güvenilirliği ve tarafsızlığı zedelenir, toplumda kutuplaşma derinleşir.
Son dönemde, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ve eğitim yönetimine yönelik eleştirilerin de zaman zaman yapıcı olmaktan uzaklaştığı görülmektedir. Şu açıkça bilinmelidir ki; bu millet, seçilmiş yöneticilerine ve onların görev başındaki temsilcilerine yönelik haksız ve yıpratıcı girişimlere karşı sessiz kalmaz, iradesine sahip çıkar. Eğitim gibi bir alan, ideolojik çekişmelerin değil, ortak aklın ve milli hedeflerin alanı olmalıdır. Bu ülkenin çocukları, siyasi hesapların değil, milli bir vizyonun rehberliğinde yetiştirilmelidir.
Bu millet geçmişte de benzer sınavlardan geçmiştir. Her seferinde iradesine sahip çıkmış, yönünü kendisi tayin etmiştir. Bugün de aynı kararlılık dimdik ayaktadır. Tarih boyunca türlü baskılara, dayatmalara ve müdahalelere rağmen bu millet, kendi kaderini kendi belirlemiştir. Çünkü bu milletin iradesi, dışarıdan gelen hiçbir gücün yönlendirmesine boyun eğmemiştir.
Bu millet sabırlıdır; ancak bu sabır asla zayıflık değildir. Bu, köklü bir duruşun ve asaletin göstergesidir. Gerektiğinde bu sabrın nasıl bir iradeye dönüştüğünü herkes çok iyi bilmektedir. Bu milletin sessizliği, teslimiyet değil; vakur bir bekleyiştir. Fakat o bekleyişin sonunda, iradesine uzanan her eli geri çevirecek bir kararlılık vardır.
Herkes şunu açıkça bilmelidir: Bu milletin iradesine rağmen bir yön çizmek mümkün değildir. Bu millet, kendi değerlerine, seçtiklerine ve geleceğine sahip çıkmaya devam edecektir. Çünkü bu milletin gücü, köklerinden, inancından ve birlik ruhundan gelmektedir. Ve bu güç, hiçbir kelimeyle, hiçbir etiketle bölünemeyecek kadar derindir.
