Basın mensubu olmak, sahada olmak demektir. Bazen bir kamu kurumunda, bazen bir esnafın yanında, bazen bir bürokratla, bazen de bir yoksulla uzun uzun sohbet etmek demektir. Halkla iç içe olmak; kimi zaman bir kasabada, kimi zaman en ücra köyde bulunmak, mesleğini seven ve görevinin bilincinde olan bir gazeteci için hayatın her alanında var olmayı gerektirir. Bu mesleğin en güzel yanı ise her mekânda dostlar edinmek, nerede ne olup bittiğini doğru ve güvenilir kaynaklardan öğrenebilmektir.
Son iki yıldır görevim gereği Şehr-i Erzurum’da çok sayıda ilçe, köy ve mezra gezdim. Ayrıca yedi farklı ile seyahat etme imkânı buldum. Gittiğim her yerde, ister Erzurum’da ister başka şehirlerde olsun, konuşulan iki konu vardı: Erzurum’un kendisi ve Sayın Mehmet Sekmen. Erzurum dışında tanıştığım, mesleğinde ve duruşunda sağlam, beyefendi insanlar bana hep aynı iki soruyu sordular: “Erzurum nasıl?” ve “Mehmet Sekmen nasıl?” Beni dinledikten sonra da hem Erzurum’u hem de Mehmet Sekmen’i kendi bakış açılarıyla anlattılar.
Erzurum’un ilçelerinde, köylerinde, hatta köy statüsünden mahalleye dönüşmüş en uzak yerlerinde sohbet başladığında iki kelime öne çıkıyor: dua ve Sekmen. Bu kadar çok tekrar edilince ister istemez bir merak doğdu. Anlatılanların sahadaki karşılığı nedir? Bu bir şehir efsanesi midir, yoksa hakikatin ta kendisi midir?
Yıllardır yapılan hizmetleri yerinde gören ve inceleyen biri olarak bazı soru işaretlerim vardı. Bir yazıyı kaleme almadan önce, yazan kişinin önce kendi yazdığına inanması gerekir. Bu düşünceyle anlatılanları yerinde görmek, insanlarla birebir konuşarak doğrulamak istedim. Çok kıymet verdiğim bir meslektaşımla birlikte beş ilçe ve on bir köy gezdik. Zor, zahmetli ama bir o kadar da samimi ve öğretici bir yolculuktu.
Gittiğimiz yerlerde farklı kesimlerle görüştük, muhalif gibi davranarak sorular sorduk, nabız yokladık. Sonuç ise dikkat çekiciydi: Görüştüğümüz insanların yaklaşık yüzde yetmişi, hizmeti Sayın Sekmen’le gördüklerini söyledi. Köylerine gelen asfaltı, ahırlarının tadilatını, taziye evlerini, kilit taşıyla yapılan yolları, cami ve okul onarımlarını hep onun döneminde gördüklerini ifade ettiler. Anlattıkları hizmetleri yerinde de gösterdiler. Muhalif bir tavır sergilememize rağmen sabırla ilgilenip, saygıda kusur etmediler. Bu yaklaşım dahi sahadaki güven duygusunun bir göstergesiydi.
Kısaca özetlemek gerekirse, Mehmet Sekmen’le birlikte devletin sıcaklığını, şefkatini ve hizmetini sahada hissettik. Pek çok yerde Sekmen Bey’e “devlet” diyorlar. Bu, sahadaki karşılığın en net ifadesidir. Erzurum merkezde yapılan hizmetleri anlatmaya gerek yok; zaten herkes görüyor. Ancak meselenin bir de farklı bir boyutu var: Son zamanlarda sıkça dile getirilen “Mehmet Sekmen bakan olacak” söylentisi.
Bu söylentiyi duydukça neler olup bitiyor diye kendi kendime düşündüm. Çünkü ufku geniş, vizyoner bir kişiliğe sahip olan Sekmen’in Erzurum’un çehresini değiştirdiği bir gerçek. Eğer bakan olursa, bu şehir adına önemli bir kayıp olacaktır. Geçmişte belediye başkanlarını tanıdım, belediye personeli olarak görev yaptım. O dönemlerde hizmet etmek bir yana, hizmet etme mecali bile yoktu. Bugün ise Erzurum’da gerçek anlamda çalışan bir belediye, sahada karşılığı olan bir başkan ve görev bilincine sahip, eğitimli bir kadro var.
Acizane kanaatim şudur: Şehri seven, derdi Erzurum olan herkes gerekirse belediyenin önünde toplanmalı, pankartlar açmalı ve büyük bir sesle şunu haykırmalıdır:
“Sayın Mehmet Sekmen, sana müsaade etmiyoruz! Seni bakan olarak değil, bu şehrin ağabeyi, başkanı olarak görmek istiyoruz!”
Parti farkı gözetmeden, görüş ayrılıklarını bir kenara bırakarak, ortak paydamız olan Erzurum için el birliğiyle hareket etmeliyiz. Dualarla, destekle ve samimi bir sahiplenişle bu şehre daha fazla hizmet etmesi için onu motive etmeliyiz. Çünkü sevdamız da derdimiz de Erzurum’dur.
Kısaca Bize dertli, deli ve değerli Yiğitler lazım.Sayın Mehmet Sekmen, bu şehir için biçilmiş kaftandır. Gelecekte bu yazının daha iyi anlaşılacağına ve anlatılanların hakikat olarak kabul göreceğine inancım tamdır. Erzurum’un hikâyesi hizmetle yazılmaya devam ediyor; bu hikâyenin başkahramanı ise halkın gönlünde yer etmiş bir isimdir: Mehmet Sekmen.
