Garip Ama Türkiye…

Son günlerde kamuoyuna yansıyan iddialar, toplum vicdanını derinden yaralamaya devam ediyor. İddiaya göre; illegal işlere bulaşan bir vali ve oğluna yardımcı olan bazı kamu personelleri, delilleri karartma gibi son derece ağır suçlamalarla anılıyor. Daha da çarpıcı olan ise, bu eylemlerin bazı kişiler tarafından adeta “hak” görülmesi ve yapılanların savunulmaya çalışılmasıdır. Ancak meselenin özü çok daha vahim: Devletin imkânlarının, asil milletin aleyhine kullanılabileceği yönündeki güçlü endişe.

Devlet kurumlarında görev alıp yalana, riyaya ve inkâra sahip çıkan; bulunduğu makamı adeta kendi “beyliği” haline getiren amirler… Mesai saatinde cep telefonundan başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen, görev sorumluluğunu ikinci plana atan bir kamu personeli anlayışı… Çalıştığı kurumun imkânlarını kullanarak ek işler yapan; gazetecilikten boyacılığa, ihale ilişkilerinden ticari faaliyetlere kadar uzanan bir çıkar düzeni kuran kişiler…

Tüm bunlar olurken, bu milletin vergileriyle maaş alanların yine bu milleti sömürdüğü yönündeki algı giderek güçleniyor. Devletin verdiği yetki ve imkânlarla vatandaş üzerinde baskı kurulduğu iddiaları ise güven duygusunu daha da zedeliyor.

Bir başka dikkat çekici tablo ise kamuya giriş sürecinde ortaya çıkıyor. İşe girmek için siyasi yapılarda göstermelik görevler alan, referanslarla sisteme dahil olan; ancak göreve başladıktan sonra hem o yapıları hem de kendisine destek olanları eleştiren bir yaklaşım… Bu durum, ilke değil çıkar odaklı bir anlayışın yaygınlaştığını düşündürüyor.

Öte yandan, “özgürlük” adı altında kanunsuz protestolara katılan, mesai saatleri içerisinde seçilmiş Cumhurbaşkanını ve hükümeti eleştiren kamu çalışanları da tartışma konusu. Mesaisine bir buçuk saat geç gelen, kamunun aracını çağırarak işe giden, tasarruf tedbirlerini hiçe sayan bir tablo… Görevini ifa etmek yerine “ben habere gitmiyorum” diyerek işi reddeden ve bulunduğu kurumda kamalizim gibi ideolojik sohbetlerle vakit geçiren bir anlayış… Üstelik rapor alıp ek iş yapan personel iddiaları da cabası.

Saymakla bitmiyor.

Peki, bu gidiş nereye?

Devlet, vatandaşına hizmet etmek için vardır. Bu hizmetin temelinde ise adalet, liyakat ve sorumluluk bilinci yer alır. Bu değerler zedelendiğinde yalnızca kurumlar değil, toplumun devlete olan güveni de sarsılır.

Bu noktada çözüm arayışı kaçınılmazdır. Kamu yönetiminde köklü bir denetim ve liyakat mekanizmasının güçlendirilmesi, şeffaflığın artırılması ve hesap verebilirliğin net şekilde uygulanması gerekmektedir. Tarih boyunca adalet anlayışıyla öne çıkan isimlerden biri olan Hz. Ömer, yöneticilikte adaletin ve sorumluluğun ne denli önemli olduğunu ortaya koymuştur. Onun yönetim anlayışında, kamu malı ve yetkisi kutsal bir emanet olarak görülmüş, en küçük ihmal dahi sorgulanmıştır.

Toplumun beklentisi açıktır. Başta Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere devlet yönetiminde söz sahibi olanların, bu tabloya müdahale etmesi ve kamu kurumlarını adalet temelinde yeniden yapılandırması istenmektedir.

Çünkü mesele yalnızca bireysel hatalar değildir.
Mesele, bir sistemin nasıl işlediğidir.

Garip ama Türkiye…

Ve belki de en tehlikelisi şu:
Artık kimse şaşırmıyor.

Oysa bir toplum, yanlışlara alıştığı anda değil; onları sorgulamayı bıraktığı anda kaybeder.